|
TÜRKİYE’DE DARBELER, MÜDAHALELER VE
SİYASİ SİSTEM
Yazar: D.Mehmet DOĞAN
-
BÖLÜM
TÜRKİYE’DE İKTİDAR MÜCADELESİNİN DIŞ
MÜDAHALE BOYUTU
1-Osmanlı Zevalinin Kurumu:
Reisülküttablık
Osmanlı Devleti, dış ilişkilerini
kendisi ve gayrı arasında tek taraflı
olarak düzenleyen bir yapıdan,
karşılıkçılık esasına dayanan
uluslararası diplomasiye 18.yy’dan
itibaren geçmeye başladı. Osmanlıların
tek taraflı dış politika alışkanlığı, bu
konuyla ilgili kurumlaşmanın da gerçek
anlamda oluşmasının gecikmesine yol
açmıştır. Osmanlıların tek taraflı dış
politika alışkanlığında islam
anlayışının* olduğu kadar, kendine
güvenin ve kendi tarihini kendi gücüyle
yapma iradesinin de etkisi vardır.
*Fıkıh da müslümanlara ait olmayan
ülkeler darü’l-harb, darü’l-cihad
mütaala edilir. Bu yüzden bunlarla eşit
ilişki kurulmaz.
19. yy.’a kadar, Osmanlı padişahları
protokolde elçilerle -huzurlarına kabul
edip görüşseler dahi- konuşmamışlardır.
Osmanlıların bu tavırlarından dış
ilişkileri önemsemedikleri anlamı
çıkarılmamalıdır. Diğer ülkelerdeki
gelişmeler Osmanlı merkezinde muntazaman
takip edilirdi. Osmanlılar dışarıya
sürekli elçi göndermeseler de,
ülkelerinde sürekli görev yapan elçiler
bulunurdu. Mesela, Venediklilerin
fetihten beri İstanbul’da daimi elçileri
vardı. Devlet-i Aliyye’de dış
ilişkilerin muhatabı önceleri, dış
yazışmaları yürüten Reis ül-küttabın da
amiri olan ve resmi yazılara padişahın
mührünü vuran nişancıdır. 17. asrın
ortalarından itibaren, Osmanlı divanında
temsil edilmeyen Reis ül-küttablık
makamı harici işlerin asıl sahibi
mevkiine yükselir. Katipler zümresinin
başı olan Reis ül-küttab zamanla
devletin hariciye nazırı konumunu
kazanmıştır.
1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması,
Osmanlı Devleti’nin sonrası için
“hariciyenin” vazgeçilmez
müessiriyetinin başlangıcı olmuştur. Bu
antlaşmanın müzakerelerinde, Osmanlı
Devleti’ni Reis ül-küttab Rami Mehmet
Efendi temsil etmiş, bu hizmetinden
ötürü çok geçmeden paşa ve sadrazam
olmuştur. Öte yandan bu antlaşma,
Osmanlılar açısından ağır şartlar
taşımaktadır. Bu yüzden, halk arasında
Rami Mehmet Efendi ile yardımcısı
Divan-ı Hümayun Baş tercümanı Rum asıllı
İskelet zade Alexandre Mavra Kordato’nun
karşı taraftan rüşvet aldıkları iddiası
yayılmıştır. Bu yönüyle bu başlangıç
bize 18.yy Osmanlı dış ilişkileri
açısından bir fikir vermektedir: Ya
yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmayan
ya da gerekli lisan bilgisi bulunmayan
yetkililerin, diğer zaaflarından
yararlanan azınlıklara mensup
tercümanlarla yürütmek zorunda oldukları
dış ilişkiler…
Dış ilişkilerin boyutunun Osmanlı
yönetiminde Reis ül-küttablığı ön plana
çıkarması, bu makamın yönetimde etkisini
artırması ile kalmamıştır. Birçok Reis
ül-küttab daha sonra sadrazam olmuştur.
(Rami Mehmet Efendi, Koca Ragıp Paşa,
Naili Abdullah Paşa, Mehmet Said Galip
Paşa )
18.yy Osmanlıların sonu gelmez savaşlara
rağmen büyük bir sebatla direnmeye
çalıştığı, başını dik tuttuğu bir
dönemdir. Değişimin tohumları 18.yy’ın
sonunda atılmıştır. Osmanlıların,
Avrupa’da ilk daimi temsilciliği 3.Selim
zamanında Londra’da açıldı.
2-Osmanlı Çöküşünün Kurumları: Tercüme
Odası ve Hariciye Nezareti
19.yy’da Osmanlı Devleti önceki yy’ın
kısmi batılılaşma tavrının ötesinde
(teknoloji, askerlik) bir değişim içine
girdi. Devlet kendisiyle özdeşleşmiş
kurumları ıslah edemediği gerekçesiyle
kaldırdı. Bağımsızlık hareketlerinden
dolayı, o zamana kadar Osmanlıların
azılıklardan bilhassa Rumlardan tercüman
istihdam ederek yürüttükleri bazı
faaliyetlerin sürdürülmesi imkan
haricine çıkmıştır.1833’de Bab-ı Ali dış
ilişkileri müslüman görevlilerle
yürütmek için Tercüme Odası’nı
teşkil etti. İlk mensupları arasında
mühtediler önemli bir nispetteydi. Bu
büro, hem Avrupa’daki elçiliklerin hem
de yeni Osmanlı bürokrasisinin
kadrosunun yetişme vasatı olarak
fonksiyon icra etti.2.Mahmud’un bir nevi
laikleştirme sayılabilecek uygulamaları
yüzünden, bürokraside ulemadan ve
ayanlardan ziyade elçilik teşkilatları
ve Tercüme Odası söz sahibi idi.
Tanzimat bürokrasisi, bu yüzden klasik
Osmanlı kültürüne sahip olmayan, daha
çok batı kültür ve kalıpları içinde
hareket eden bir yönetici kadrodan
oluşuyordu. Bu bürokratik zümre, batılı
devletler tarafından zaman zaman Osmanlı
Devleti’nin iç işlerini tanzim için
kullandıkları elverişli bir alet
olabiliyordu. 1833’de Reis ül-küttablık
ilga edildi. 1836’da da Umur-ı
Hariciye Nezareti
kuruldu.
19.yy ve 20.yy’ın ilk çeyreğinde
sadrazamlık makamında bulunanların çoğu
ya tercüme odası mahreçli, ya Londra,
Paris, Viyana, Petersburg
büyükelçiliklerinde görev yapmış, ya da
hariciye nazırlığında bulunmuş
kişilerdi. Bunlar arasında M. Reşit
Paşa, Ali Paşa, Kıbrıslı Mehmed Paşa,
Tevfik Paşa sayılabilir.
Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde
bütün ipleri ellerinde bulunduran
hariciyeciler aynı müessiriyeti
2.Abdülhamid döneminde
gösterememişlerdir. Tercüme Odası’nda
veya Osmanlı diplomatik misyonlarında
yetişmiş Tanzimat ricali, İstanbul’daki
yabancı elçilerle yakın ilişki
içindeydiler. Tanzimat ricaline göre,
Osmanlı’nın devamı ve toprak bütünlüğü
ancak Avrupa birliğine dahil olmakla
mümkündü. Fransız devlet adamı F.Guizot,
yeni Osmanlı bürokrasisinin temsilcisi
Reşit Paşa’nın siyaseti için şöyle
demiştir: “Türkiye’yi Avrupa’da
tutmak için Avrupa’yı Türkiye’de
tatmin etmek”
Bir noktadan sonra yeni Osmanly
bürokratlary kendi varlyklaryny devletin
varly?y ile özde?le?tirmi?ler ve ona
?ekil verme, kurtarma hak ve yetkisini
yalnyz kendilerinde görmü?lerdir. Bu
yüzden 2.Abdülhamid’in yslahat ve
modernle?me hareketlerini dahi irticai
faaliyetler olarak nitelemekten
kaçynmamy?lardyr.
Tanzimat bürokratlary Avrupa’nyn
garantisi için Osmanly ülkesinde
iktisadi çykarlarynyn bulunmasyny da
gerekli görürler. Onlara göre, Ali
Pa?a’nyn deyimiyle, ortaklarymyz
olduklaryna göre, çykarlary gere?i
haklarymyzy, topra?ymyzy, malymyzy
koruyacaklardyr.
3-Dy? Yli?kiler Boyutunun Do?ru
Davrany?y ve Sonuçlary
19.yy’daki dy? ili?kiler, Avrupa
devletlerinin Osmanly Devleti içindeki
hyristiyan azynlyklary himaye etme
yönündeki tutumlaryyla birlikte mütaala
edilmelidir. Nitekim, Tanzimat ve
Islahat Fermanlarynda bu hususlar esasy
te?kil ediyordu. Batyly devletlerin
Osmanlylary Avrupa camiasyna almama
sebepleri, hyristiyan azynlyklara arzu
edilen seviyede hak tanynmamasy ile
açyklanmy?tyr. (Bugün bunun yerine
demokrasi, insan haklary konusunda arzu
edilen seviyeye ula?ylamamasy sözkonusu
ediliyor.) Sultan 2.Abdülhamid hilafetin
etkisini kullanarak dy? politikada
Osmanly synyrlaryny a?an bir gücü ortaya
koymasyny bilmi?tir. 2.Abdülhamid’in bu
siyaseti (islamcylyk), müslüman
sömürgeleri dolayysyyla en çok
Yngiltere’yi rahatsyz etmi?tir. Bu
yüzden Yngiliz politikasynyn belli ba?ly
hedefi, hilafet kurumunun ortadan
kaldyrylmasy olmu?tur.
3/1.Tampon devletten tabi devlete
19.yy’da Osmanly, Rusya’nyn emellerine
kar?y bir tampon devlet konumundaydy.
Fakat Yttihatçylaryn 1.Dünya Sava?y’da
Ytilaf Devletlerinin kar?ysyna
çykmalary, tampon devlet kavramyndan
vazgeçilmesi ve Osmanly topraklarynyn
tamamen payla?ylmasy yönünde batylylaryn
Ruslarla gizlice anla?malaryna
yolaçmy?tyr. Fakat bu anla?manyn
metinlerini, Rusya’nyn 1917 Ekim
Devrimi’nden sonra açyklayyp
reddetmesiyle, Yngilizler ancak Osmanly
Devleti’nin çekirde?ini te?kil eden
Anadolu ve Do?u Trakya’da siyasi
müessiriyetinden oldu?u kadar iktisadi
hinterlandyndan da mahrum edilmi? tabi
bir devletin olu?turulmasy yönündeki
geli?melerle ilgilendikleri
söylenebilir.
4-Anadolu’da Türk-Yunan Harbinden
Türkiye Cumhuriyetine
4/1.Ady: Milli Mücadele
Milli mücadele, hem gayri milli güçlerle
hem de gayri islam güçlerle mücadeleyi
ça?ry?tyrmaktadyr. Öte yandan, bir süre
sonra kesin olarak “baty emperyalizmi“
ile sava?yldy?y es geçilerek, Osmanly
kar?yty bir mücadele tarzy
benimsenmi?tir. Türk -Yunan mücadelesi
sonunda iktidar de?i?ikli?i ile birlikte
bir rejim, sistem ve yönetim de?i?ikli?i
vuku bulmu?tur.
4/2.Yyl:1919
M.Kemal Pa?a, Nutuk’da “Millet ve
memleketi Harb-i Umumi’ye sevkedenler,
kendi hayatlary endi?esine dü?erek,
memleketten firar etmi?ler. Saltanat ve
hilafet mevkiini i?gal eden Vahdeddin,
mütereddi (soysuzla?my?, yozla?my?),
?ahsyny ve yalnyz tahtyny temin
edebilece?ini tahayyül etti?i deni
(alçakca) tedbirler ara?tyrmaktadyr.” Bu
me?hur metnin anlamy gayet açyktyr:
M.Kemal Dünya Harbi sonrasynda, ba?y
belaya girmi? vatany ve milleti
kurtarmak için Samsun’a çykmy?tyr.
Öte yandan Kazym Karabekir Pa?a,
hatyralarynda “19 Nisan 3.35’te
Trabzon’a çyktym” diye yazar. Ayryca,
M.Kemal’i Anadolu’ya geçmeye ikna
edemedi?ini anlatyr. 11 Nisan günü
vukubulan görü?mede M.Kemal Pa?a,
Karabekir Pa?a’nyn “milleti kurtarma”
planlaryna, ”bu da bir fikirdir…iyi
olayym gelmeye çaly?yrym “ ?eklinde
cevap verir
Yazara göre, Nutuk, aslynda M.Kemal
Pa?a’nyn 1926’da, muhtemelen yola
beraber çykty?y, kendisini desteklemi?
bulunan ittihatçy kadroya kar?y yapty?y
tasfiye hareketini hakly gösterme
çabasydyr. Nutuk,1927’de Cumhuriyet Halk
Fyrkasy Kongresi’nde okunmu?tur. Yabancy
bir tarihçi olan E.Jan Zürcher, bu
konuda “M.Kemal’in 1927’de okudu?u
Nutuk’a 1919-1927 yyllarynyn tarihi
olarak de?il, 1926 temizlik hareketini
hakly çykarma giri?imi olarak
görmelidir.” demektedir. Milli
mücadelenin di?er bir anlatymyna göre
M.Kemal tavzif edilerek
Anadolu’ya gönderilmi?tir. Resmi tezin
müdafaasy; M.Kemal’in Ystanbul’da
yapaca?y faaaliyetlerden çekinen
yetkililer onu uzakla?tyrmak için böyle
bir yola ba?vurmu?lardyr. Halbuki
M.Kemal’in özellikle padi?ahla iyi
ili?kileri vardyr. M.Kemal, Vahdettin’le
daha ?ehzadeli?i zamanynda Almanya
seyahatinde samimiyet kurmu?tur. Hatta,
Vahdettin döneminde Mondros
Mütarekesi’ni imzalayan (Rauf Orbay)
Ahmet Yzzet Pa?a kabinesinin kurulmasy,
kendisinin de Harbiye Nazyry olmasy için
padi?aha telgraf çekebilecek kadar
samimiyeti vardyr.
Yine resmi görü?ün açyklamalaryna
bakylyrsa, M.Kemal kuzey-do?u Anadolu’ya
azynlyklara kar?y Türk çetelerinin
asayi? ihlallerini incelemek üzere
gönderilmek istenmi?, fakat, hem
Pa?a’nyn gayretleriyle, hem de Harbiye
nezaretindeki arkada?larynyn çabalaryyla
daha geni? yetkiler ihtiva eden bir
görev emri çykmy?tyr. Bu emre göre
M.Kemal’in ordu üzerindeki yetkilerinden
ba?ka, Trabzon, Erzurum, Sivas, Van
vilayetleri ile Erzincan, Canik müstakil
sancaklarynyn sivil idarecileri üzerinde
de geni? yetkileri mevcuttu.Ayryca,
M.Kemal’e bu vilayetlerin kom?usu olan
vilayetler üzerinde de müfetti?lik
yetkisi verilmi?ti. Görüldü?ü üzere,
yetki alany hemen hemen bütün Anadolu’yu
kapsamaktadyr.Bu kadar yetkiye, M.Kemal
elbette kendi kendine sahip
olmamy?tyr.Sadrazam Damat Ferit Pa?a
yolculuk öncesi M.Kemal’i kabul etmi? ve
kendisine “ bir iste?iniz olursa,
do?rudan bana bildirin.Hiç gecikmeden
yerine getirilece?inden emin
olabilirsiniz” demi?tir. Bu sözleri bize
Lord Kinros nakletmektedir. Öte yandan
M.Kemal’in yolculuktan önce Padi?ah’la
görü?mesi daha manidardyr. Padi?ah,
M.Kemal’i kendi selahiyetlerini ona
veren ve bir nevi padi?ah vekili gibi
hareket etmesini temin eden bir ferman-y
hümayun ile de teçhiz eder.Tahsisat-y
mesture’den ve hazine-I hassadan
külliyetli miktarda para verilir.Syrf
M.Kemal ve maiyetine bu özel görev için
bir gemi tahsis edilir. Yngilizler 6
Haziran’da M.Kemal’in geri ça?rylmasyny
isterler. Yngilizlerin maksady, Ystanbul
hükümeti ile M.Kemal’in ili?kilerini
koparmaktyr.Bir taraftan Ystanbul
hükümetini belirli kararlara zorlayan
Yngilizler, öte taraftan kendileri,
türklerin içi?lerine kary?mama,
M.Kemal’e kar?y bulunmama karary
alyrlar(10 Temmuz 1919).
4/3.Yki “Kuva-yy Milliye”
Milli mücadelinin tarihi, resmi olarak
ba?langyç kabul edilen 19 mayys 1919’da
Samsun’a çyky?tan kesin olarak önce
ba?lar. Mondros Mütarekesi’nin mürekkebi
kurumadan, ilk a?amada “Müdafa-y hukuk-y
milliye “ cemiyetleri te?kil edildi. Bu
mukavamet ve te?kilatlanmada
kendili?indenlik, halkyn tabii
tepkisi yanynda Osmanly hükümetinin rolü
de dikkat çekmektedir.Nitekim, Harbiye
Nazyry ?evket Turgut Pa?a, baty
Anadolu’da Yunanlylara kar?y mukavemeti
te?kilatlandyrmak için miralay/albay
Bekir Sami Bey’i 17. Kolordu kumandan
vekilli?ine tayin etti.Sadrazam Damat
Ferit Pa?a, durumun aciliyeti yüzünden
kabineyi toplamadan Balykesir
mutasarryfyna ve Ayvalyk kaymakamyna her
türlü kuvvetle mukavemet etmelerini
bildirdi. Görüldü?ü gibi i?gal
kar?ysynda Ystanbul Hükümeti bo?
durmamaktadyr.Bu yüzden, Yngiliz deniz
albayy, istihbaratçy Heathcote Smith 24
Temmuz 1919 tarihli raporunda “Müdafaa-i
Milliye te?kilaty Türkiye demektir.Bu
cereyan bir dereceye kadar Osmanly
hükümetinin eseridir.” demektedir.Baty
mukavemet hareketi tamamen bir halk
mücadelesi idi.Balykesir Kongresi’ne
katylan 48 ki?inin 41’I e?raftan, 5’I
ulemadan, 1’I memur ve 2 tanesi kuva-yy
milliye kumandany idi.Bunlar fyrkacyly?a
ve siyasetle u?ra?maya kar?yydylar.Öte
yandan asker-sivil bürokratlaryn temsil
etti?i “nizami” mücadele, seçkinci;
tepeden inmeci uygulamalara açykty.
Pozitivist bir milliyetçilik görü?üne
sahip nizameciyelerin; Anadolu ve
Trakya’da “Milli” bir devlet kurulmasy,
dolayysyyla Osmanly saltanat ve
hilafetinden vazgeçilmesi gerekti?i,
baty hayat tarzynyn taklit edilmesi icab
etti?i gibi görü?leri Yngilizler
tarafyndan bilinmiyor de?ildi. Bu
durumda, Yngilizler için “nizami” milli
mücadele hareketi, tasvip edilen fakat
açykca sempati izhary uygun görülmeyen
bir olu?um durumundaydy.
4/4.Yngiliz Politikasy ve “Ba?ymsyz
Türkiye”
Yngilizler Tanzimatla birlikte Osmanly
Devleti’ni bürokratik pa?alarla istedi?i
yöne sevketmi?lerdir. Fakat, 2.
Abdülhamid’in, Yngiliz gücüne kar?y
olu?turdu?u dengeler, Osmanly devleti’ni
tekrar uluslararasy müessir bir kuvvet
haline getirmi?tir. Artyk bundan sonra,
Yngilizlerin tek hedefi di?er müslüman
ülkeleri de ky?kyrtan Osmanly’ya gereken
cezayy vermektir.Bu cezalandyrma,
Osmanly Devleti’nin ve Türklerin
itibaryny sömürge halklary üzerinden
kaldyracak bir sonuç do?urmalyydy.Bize,
Yngiliz siyasetinin asyl rengini,
siyasilerin, askeri yetkililerin söz ve
davrany?laryndan ziyade istihbarat
te?kilatynyn yapyp ettikleri
vermektedir.Bununla birlikte, Yngiliz
politikacylary zaman zaman çok sarih
biçimde ‘Türkiye Devleti’nden,
hatta zymmen ‘Türkiye Cumhuri-yeti’nden
söz etmi?lerdir. Hem de, 1918’lerde,
1919’larda, 1920’lerde… Hatta Lord
Curzon devletin ba?kentinin Ankara veya
Bursa olaca?yndan bile bahsetmi?tir.
Yngiliz politikasynyn bütün Anadolu
Türk-Yunan sava?y boyunca, Ystanbul
hükümetinin yanynda, Ankara hükümetnin
kar?ysynda görünmesini Ystanbul
hükümetinin kamuoyu nezdinde itibarynyn
yok edilmesine yönelik oldu?u tahmin
edilebilr. Zaten sarayyn do?ululu?u
yanynda, batyly Anadolu hareketinin
lideri M.Kemal ile Yngiltere arasynda
ba?tan itibaren farkedilmemi? bir
yakynlyk nedeni ortaya çykmaktadyr. Bunu
bu ?ekilde anlamamyza neden olan olaylar
da vardyr.
M.Kemal’in Mütareke’den sonra Ystanbul’a
gelmesinden, Samsun’a görevli olarak
gitmesine kadar geçen 6 aylyk süre
içindeki temaslary üzerinde fazlaca
durulmamy?tyr.Ali Yhsan Pa?a gibi bazy
Pa?alar Yngilizler tarafyndan tutuklanyp
sürgüne gönderilirken, M.Kemal, ?i?li’de
Ytalyan i?gal kumandanly?ynyn kar?ysynda
tuttu?u bir evde temaslarda
bulunmak-tadyr. Lord Kinros’a göre,
M.Kemal Yngilizler burada iken elde
edilecek bir yetkinin, çekilip
gitmelerinden sonra memlekette daha
yararly ba?ka i?lerde
kullanylabilece?ini dü?ünmektedir. Bu
maksatla, Yngilizlerin a?zyny dolayly
yoldan aratmaya karar vermi?tir. Aracy
olarak da, Pera Palas oteli’nin müdürü
vasytasyyla tanynmy? gazeteci, Daily
Mail muhabiri G.Ward Price’y kahve
içmeye ça?yrmy?tyr. M.Kemal, gazeteciye
“E?er Yngilizler Ana-dolu’da sorumlulu?u
üzerlerine almak niyetinde iseler
tecrübeli valilere ihtiyaçlary
olacaktyr.Bu syfatla yardymcy
olabilece?im bir makamla temasa geçmek
isterdim “demi?tir. Ward Price, gizli
servisteki albaya bu konu?mayy anlatmy?,
albay bunun üzerinde durmayarak,
‘yakynda i? isteyen daha bir sürü Türk
generali çykacak’ demi?tir.
4/4.1.Yngiltere’nin Durumu ve Türkiye’ye
Fiili Müdahale Meselesi
L.Kinros bu konuda “Türkler, itilaf
devletlerinin ülkenin tümünü i?gal
altyna almalaryndan çekiniyorlardy. Oysa
onlaryn bunu yapmaya ne istekleri, ne de
imkanlary vardy” demektedir. Çünkü,
artyk Yngiliz ordusu sava?lardan
bykmy?tyr. Öte yandan yapylan
masraflarda ekonomiyi sykyntyya
sokmaktadyr.
4/4.2. “Bol?evik Tehlikesi” ve Etkileri
Yngilizler Ankara’da iktidaryn o zaman
bol?eviklere yakyn görünen Enver Pa?a’ya
veya sempatizanlaryna geçmesini
istemiyorlardy. M.Kemal’in bol?evikli?e
de?il, batyya meyyal oldu?unu tespit
etmi?lerdi. Bu yüzden Sakarya
Sava?y’ndan M.Kemal’in ba?aryyla
çykmasyndan ho?nut
oldular.ÇünküM.Kemal’in güçlenmesi
bol?evik tehlikesini bertaraf etmi?ti.
4/4.3. Ytilaf Devletleri Arasydaki
Yhtilaflar
Ytalya ile Yunanistan arasynda daha önce
Ytalya’ya vaad edilen Yzmir bölgesine
Yunanlylaryn asker çykarmasyndan dolayy
ihtilaf bulunuyordu. Bu ihtilaftan daha
fazlasy Yngilizler ile Fransyzlar
arasynda vukubuldu. Bu anla?mazlyk
Mondros Mütarekesini itilaf devletleri
adyna Yngiliz Amiralininin imzalamasyyla
ba?lamy?tyr. Zamanla bu ihtilaf o
noktaya geldi ki, Ankara ile ilk resmi
anla?mayy Fransyzlar yaptylar. Çünkü
Fransyzlar, Yngilizlerin Ankara’ya kar?y
tutumlaryndan ?üpheleniyorlardy.
4/4.4. Anadolu’da Türk-Yunan Sava?y
Ytilaf devletlerinin Baty Anadolu’ya
Yunan kuvvetlerinin çykmasyny tasvip
etmelerinin en önemli sebebi, Yunan
ba?bakan Venizelos’un çabalarydyr.
Fakat, Yunanlylaryn en güçlü oldu?u
dönemlerde dahi Ystanbul’daki Yngiliz
kuvvetleri komutany General Sir Charles
Harrington ve Yngiliz Genel Kurmayy,
Yunan kuvvetlerinin geçici ba?arylar
elde edebilece?i, ama sonuçta sava?y
kazanamayaca?y görü?ündeydi. Bununla
birlikte, Yngilizlerin ya da itilaf
devletlerinin Yzmir ve civaryna Yunan
kuvvetlerinin çykarylmasyna izin
vermeleri, kendi askerlerini kullanmadan
bir ”tedip” harekaty
gerçekle?tirmek dü?üncesine
dayandyrylabilir. Yunan kuvvetleri
ba?arsaydy, Yunanistan kazançly çykacak
ve Osmanlylar adamakylly
cezalandyrylacakty..Yunanistan’yn
yenilmesi halinde ise yenilen itilaf
devletleri de?il, Anadolu’da toprak elde
etmek isteyen Yunanlylar olacakty.Her
iki halde de emparyalistlerin bir kayby
olmayacakty.
4/5.Dünya Hakimiyetinin Gölgesinde Milli
Hakimiyet
M.Kemal’in ‘Ordular ilk hedefiniz
Akdeniz’dir emrinden sonra, ikinci
hedefin, Ystanbul ve Trakya olmasy
gerekiyordu. Fakat böyle harekete
giri?ilmemi?tir.Çünkü, Ystanbul’a girmi?
bir M.Kemal’in ya i?galciilerle
çaty?masyya da i?galcilerin tarafsyz
kalmasy halinde ise Ystanbul yönetimiyle
meselesini halletmesi
gerekiyordu.Padi?ahla kar?y kar?yya
gelecek bir M.Kemal’in ya ona ba?lylyk
arzetmesi, ya da ihannetini ileri
sürerek onu tahtyndan indirmesi ya da
ortadan kaldyrylmasy gerekirdi. Fakat,
Padi?ahyn hain oldu?una geni? kitlelerin
inandyrylmasy mümkün de?ildi. Bu açydan
dü?ünülürse en elveri?li yol son
padi?ahyn Yngilizler eliyle Ystanbul’dan
uzakla?tyrylmasyydy.
Ankara Hükümeti’nin Ystanbul’daki
temsilcisi Refet Pa?a’nyn söyledikleri
hayli ilginçtir: “Padi?ahy Yngilizler
kaçyryrsa, Türk milleti hiç bir gün onun
bu hareketini affetmeyecektir. Biz tutar
ve yakalarsak, bu sefer, millet bizi
affetmeyecektir.”
Saltanatyn kaldyrylmasy, Lozan
görü?melerinden kysa bir süre önce
gerçekle?tirildi(1 Kasym 1922).
Saltanatyn kaldyrylmasynyn görünür
anlamy dy?ynda, sembolik bir anlamy daha
vardy: Ankara hükümeti böylece
Osmanly mirasynyn davacysy olmayaca?yny
net ?ekilde açyklamy? olmaktadyr.
Öte yandan Milli mücadelenin islam
dünyasyndaki yankylary büyük olmu?tur.
Müslümanlaryn baskysy bütün Milli
mücadele boyunca Yngiliz yönetimini
etkileyen en önemli unsurlar arasynda
yer almy?tyr. Ayryca, gerek Afrika
gerekse Hind müslümanlary ba?larynda
yine Osmanly halifesini görmek
istiyorlardy. Özellikle Hindistan’da,
Türkiye’ye gönderilmek üzere para
toplanyyor, Yngiliz makamlaryna
müracaatta bulunuluyor, geni? katylymly
toplantylar yapylyyordu. Hatta Hindular
bile Ystanbul’un i?gali kar?ysynda
Yngilizlere tepki gösterdiler.
Haliyle bütün bu tepkiler Yngiltere’yi
endi?eye sevkediyordu. Yngilizler
tehlikeyi zamanynda sezerek dy?
politikalaryny daha ylymly bir biçime
sokmu?lardyr.Nihai Yngiliz politikasynyn
ipuçlaryny 25 Aralyk 1919’da Yngiliz
hükümetine sunulan ?u rapor vermektedir:
“Milliyetçi ol çünkü Yslam-y kurtaran
yegane yol odur.Yslama sadyk ol çünkü
senin milli varly?yny kurtaracak yegane
yol odur…Bu fikirlerin (bol?eviklik ve
islam) her ikisi de Yslam dünyasyndaki
Yngiliz hakimiyetini mahvedebilir.Biz
gerçek ideali din imi? gibi
davranacak menfaatci bir grubu idareci
olarak takdime çaly?aca?yz.Pan-islamizmi
ezemeyiz. Bu typky batydaki miliyeçilik
gibidir.Bizim ?imdiki gayemiz, arkada?
gibi davranyp kazanmak ve sonra
hükmetmek olmalydyr.”
4/5.1. Yngiliz Politikasyna Katky
Ö.Kürkçüo?lu, 1919-1926 arasyndaki
Türk-Yngiliz ili?kilerini konu edinen
tezinde, M.Kemal’in gerek mücadele
esnasynda, gerekse, sonrasynda Yngiliz
menfaatleriyle çaty?mady?yny hatta
Misak-y Milli’yi Yngilizlerin
tutumlaryny dikkate alarak tanzim
etti?ini, Lozan’da Bo?azlar konusunda
Yngiltere’nin tezine yakyn bir görü?
benimsedi?ini, Musul konusunda da
1926’da Yngiltere’den yana bir çözüm
kabul etti?ini kaydetmektedir.
2.BÖLÜM
BÜROKRASİNİN SON İKTİDARI
Yktidar ve Bürokrasi
Osmanly bürokrasisinin yeni bir hale
dönü?mesi 2.Mahmud döneminde
gerçekle?mi?tir. 2.Mahmud’un
bürokrasisine çizdi?i yol ‘katiplik’
yoluydu. Otoriteye hürmetkar, yumu?ak
ba?ly, munis ‘katip’ tipi geçen asyr
Osmanly bürokrasisinin hala unutulmayan
vasfydyr. 2.Mahmud’a kadar devlet
görevlilerinin bütün mallary devletin,
dolayysyyla padi?ahyn sayylyrdy.Bir
memur azledildi?inde veya vefat
etti?inde mal varly?y tekrar devlete
dönerdi.2.Mahmud bu usulü kaldyryp,
mülkiyet esasyny kabul etti. Böylece
memurlar maddi güçle teçhiz edilmi?
oldular. Bugünkü manasyyla, geni?
manada aydyn veya dar manada bürokrat
tipinin ortaya çyky?y 2. Mahmud
sonrasynda özellikle de Tanzimat’tan
sonradyr.Memleket içinde ‘yeni tarz’
e?itilenler ve memleket dy?ynda ‘batyly’
yeti?tirilenler kysa zamanda Osmanly
bürokrasisinde hatyry sayylyr bir güç
haline geldiler. Nitekim “Büyük” Mustafa
Re?it Pa?a Tanzimat fermanyny ilan için
gerekli deste?i, kendisinin de içinde
bulundu?u yeni bürokrasiden
almy?tyr.Tanzimat bürokrasisi, her ?eyin
nazymy padi?ah yerine, her ?eyin çaresi
Avrupa kanaatini geçirmi?tir.
Bürokrasinin ba?lylyk mihverini
padi?ahtan batyya, batynyn kavramlaryna
kaydyrmasynda kendine iktidar arama
arzusunu bulmak da güç de?ildir. Sultan
Abdülaziz’in hal’I bu yolda ilk
merhaledir. 1876’da Abdülaziz tahtyndan
indirilir. Padi?ah olmayan bir padi?ahy
tahta oturtarak iktidarlaryny ortaya
koymak isterler.Bunun için bir deliyi,
5.Murad’y padi?ah yaparlar.
Fakat, daha sonra bir deliden ziyade söz
dinleyen bir padişahla işlerin daha iyi
yürüyeceğini anlarlar. Üst seviyede
yenilikçi idareciler(Mithat Paşa)
Abdülhamid’de bu vasfı görürler.
2.Abdülhamid, Kanun-ı Esasi’yi ve
Meşrutiyet’in ilanını bürokrasinin kabul
eder. Fakat bunların uzun bir süre
devamını sağlamaz. Böylece Tanzimat
bürokrasisinin sultanla beraber iktidar
arayışlarının üçüncüsü de muvaffakiyetle
neticelenmedi(daha öncekiler Abdülaziz
ve 5.Murad’la). 2.Abdülhamid bir kaç yıl
içinde iktidarına ortak olmak isteyen
bürokrasi güçlerini çevresinden
uzaklaştırdı. Bundan sonradır ki,
bürokrasi, aydınlar kendilerine
padişahsız iktidar düşünmeye
başladılar.
1908 Meşrutiyeti bürokrasinin silahla ve
teşkilat(İttihat
ve Terakki Cemiyeti) aracılığıyla
iktidardaki yerini almasıdır. 31
Mart Vak’asıyla 2.Abdülhamid’i tahttan
indirip, yerine yumuşak başlı Mehmed
Reşad’i padişahlığa getirdiler. Fakat,
bununla da tatmin olmadılar .O zamana
kadar iktidarı kontrolle yetinir hissi
bırakan İttihatçılar kabineye kanlı bir
baskın vererek dizginleri tamamen
ellerine aldılar(Babıali Baskını).Ülkeyi
felaketten felakete sürüklediler.
1.Dünya Savaşı’nın sonunda batırdıkları
vatanı ve milleti kurtarmak iddiasındaki
Milli Mücadele ekibi bu yüzden
İttihatçılarla özdeşleşmiş olan bürokrat
niteliklerini gizlemeye çalıştıkları
kadar, padişah otoritesine
bağlılıklarını ifadeden de geri
kalmamışlardır. Milli mücadeleden sonra
görünen şudur: 2.Mahmud’un uysal, söz
dinler katipleri daha yüz yıl geçmeden
toplumda güç dengesini tamamen kendi
lehlerine çevirmişlerdir.
İktidar piramidinden Padişah-halifeyi
çıkarmaya yönelmişlerdir. Bu meyanda,
önce padişahlık, sonra hilafet
kaldırılmıştır. Sıra, eskiden toplumda
büyük bir güç olarak göründüğü halde,
2.Mahmud devrinden beri gücü azalan
ilmiye sınıfının son kalıntılarının
temizlenmesine gelmişti. Şeyhülislamlık,
Şer’iye vekaleti, Evkaf vekaleti vb.
kurumların lağvı dışında, medreseler,
sonra da dini öğretim veren diğer
kuruluşlar kapatılmış, adeta yok
edilmişlerdir. İttihatçıların kendi
güdümlerinde bir nevi ’ilmiye’ kurma
çabaları Cumhuriyetin tamamen iğdiş
edilmiş”Diyanet İşleri Riyaseti” ile
noktalanmıştır. Böylece din adamları
da bürokrasinin bir parçası, hem de en
fazla horlanan, en fazla ezilen bir
parçası haline getirilmişlerdir.
Zihniyet şudur: Bu vatanı, CHP
kurtarmıştır. Geri olan toplumu gerilik
çukurundan çıkarıp medenileştirmiştir.
Öyleyse, her türlü tasarrufa hakkı ve
yetkisi vardır. Gerçekte, 1946’dan sonra
çok partili siyasi hayata geçiş kararını
veren makamlar bu yetkilerini
kullanmanın şuurunda idiler.
Biliyorlardı ki, bürokrasiden daha güçlü
bir sosyal baskı grubu Türkiye’de
kalmamıştır. DP bazı davranışlarıyla
bürokratik eğilimlerin dışına
çıkabildiği için, halk nazarında CHP’ ne
karşı her zaman desteklenecek bir itibar
kazanmıştı.1950’den sonraki iki seçimde
resmi bürokrat partisi iktidara
gelemedi. İktidarı seçimle ele geçirme
umudu geriledikçe, CHP’nin hırçınlığı
arttı, muhalefeti sertleşti. Bu vatanı,
bu milleti nasıl daha önce iç ve dış
düşmanlardan kurtarmışsa, yine
kurtarabilirdi ve kurtarmalıydı da!27
Mayıs 1960 darbesi asker-sivil
bürokrasinin bir “kurtarışından”başka
bir şey değildir. Her şeyi kanun
çerçevesinde yapmaya büyük gayret sarf
eden bürokrasi, işe kanun, anayasa ve
müesseseler açısından yaklaştı.
Anayasalcılık, bürokrasinin belli
başlı alet meselelerinden olagelmiştir.
Meşrutiyeti konusunda kesin inanca sahip
olmayan bürokrasi ne yapıp edip bunu
sağlamak ihtiyacındadır. Ancak bu arada
kendi organizasyonunu hukuki çerçevelere
yerleştirerek “özerk”, “bağımsız”,
“tarafsız” nitelemeleriyle
meşrulaştırmak da istemektedir. İşte
1960 anayasası “seçime rağmen”
bürokratik idarenin tamamen sekteye
uğramasını önleyecek, Anayasa Mahkemesi,
Danıştay, Üniversite, TRT vb.
özerk-bağımsız kurumların çerçevelerinin
çizildiği bir anayasadır. Her kurumun
işleyişi uzman bürokratlara ve
profesörlere bırakılıyordu. Netice
olarak bu Anayasa siyasilere, el
kaldırmaktan başka, yapılacak pek bir
şey bırakmıyordu. Böylece bürokrasi asıl
hedefini belirtmiş gibidir: Anayasa
yoluyla, daha önce verilen seçim hakkını
dolanmak(bir manada iptal etmek).
Bürokrasi bir taraftan seçimi dolaşarak
iktidarını kurmak çabasındayken, diğer
taraftan da, iktidarı her halükarda en
üst seviyede elde etmek için
dayanabileceği tepkileri araştırıyordu.
Her türlü ideolojik malzemeyi dışarıdan
aktarmaya alışan aydınlarımız, Batıda
yaygın sol tavırları Türkiye’ye
aktarmaya yöneldiler. Bürokrat partisi,
birden, işçi meselelerini üzerine
aldığını ilan etti. Marksizmin her
ülkede başarıyla kullandığı ezilen-ezen,
altyapı-üstyapı, kötü kapitalist
düzen…sloganlarını adapte etmekte
gecikmedi. 1946’da ilk kurulan partiler
arasında yer alan Sosyal Demokrat Parti,
CHP hükümeti tarafından, milletlerarası
kuruluşlarla ve daha çok Bulgar sosyal
demokratlarıyla ilişki kurmaları
sebebiyle yirmi gün içinde kapatılmıştı.
Aynı CHP, 1970’lerde, çeşitli dış
mihraklarla ilişki kurmanın “gereğini”
ileri sürmekten çekinmedi.
Devletlerarası değil, çeşitli ülkelerde
partiler arası ilişkileri savundu ve
Sosyalist Entarnasyonal’e girdi.
Bürokrasinin Son İktidarına Doğru
Bürokrasinin yeni iktidar arayışı
içinde, bütün çelişkiler, bütün
farklılaşmalar bürokratik propagandanın
konusu oldu. Etnik meseleler, mezhep
ayrılıkları her fırsatta istismar
edilerek dinamik öfke, anti-bürokratik
iktidara yöneltildi. Bu şartlarda
1977’ye gelindiğinde, 1946’da ilk
yapılışında açık hile yüzünden kazandığı
seçimden sonra 1950’de verdiği iktidarı
her ne pahasına olursa olsun almak
niyetinde olan bürokrasi, umudunu
seçimlere bağlamıştı. Gerek seçimden
önce, gerekse seçimden sonra sahte ve
mükerrer seçmen kartları dedikodu konusu
oldu. Sonunda, sandık neticeleri tam
alınmadan, bürokrasi kendini iktidar
ilan etti. Başbakan, çağdaş katip Bülent
Ecevit’di.
1977 Seçimleri Ve Sonrası
Son seçimin neticeleri bürokrasiyi
memnun etti ama, iktidar için yeterli
gücü sağlayamadı. 213 sandalye, gerçi
CHP’ni Meclisin en büyük partisi yapmaya
yetiyordu, ancak hükümet etmesi için
kafi değildi. Bürokrasinin seçimlerden
hemen sonra kurduğu azınlık hükümeti
güvenoyu alamadı. Sıra meşru görünüşlü
yollardan sonra meşru olmayan yolların
denenmesine gelmişti. Bu yol, başka
partilerden çeşitli menfaatler, mevkiler
karşılığı transferde bulunmaktı. Derken
on bir Adalet Partili milletvekili
AP’den istifa ettiler ve bağımsız olarak
görevlerine devam edeceklerini
bildirdiler. Böylece bürokrasi bir defa
daha iktidara geldi. Yeni iktidarın en
önemli vaatlerinden biri anarşinin
önlenmesiydi. Bürokratik iktidarın,
1.1.1978’den 15.12.1978’e kadar olan bir
yıllık dönemine baktığımızda, anarşik
olaylardan resmi rakamlara göre 625
kişinin öldürüldüğünü
görmekteyiz.1977’de ise aynı sebepten
157 kişi öldürülmüştür. Bununla birlikte
iktidar sık sık:Anarşi bitti! Sonu
alındı! Anarşinin son çırpınışları!
Anarşi can çekişiyor! gibi anonslar
yaptı.
Öte yandan ekonominin durumu da
berbattı. Bir yıl içinde enflasyon %70
nisbetine ulaşmıştı. 1977’de Türkiye
OECD’nin kalkınma hızı en yüksek ülkesi
idi. Ertesi yıl, kalkınma hızı sıfıra
düştü. İçeride itibar yokluğu o seviyeye
geldi ki, Yeşilköy hava meydanında
çalışan şoförler, müşterilerinden TL.
değil döviz talep etmeğe başladılar.
Ülkenin bir çok yerinde dövizle satış
yapıldığına dair levhalar görüldü.
Hükümetin dış iktisadi ilişkileri de
kötü durumdaydı. Hükümet programında:
“Bağımsızlığımıza ve özgürlüğümüze gölge
düşürmeyecek koşullarla “ yardım
alınacağı ifade ediliyordu. Ancak IMF
daha iktidarın ilk günlerinde
Türkiye’nin para politikasına müdahale
etmeğe başladı. Hükümet IMF ve diğer
beynelminel kuruluşlardan ve
devletlerden yardım toplayabilmek için
devamlı gayret sarfetti. Bu gayretin
tehdide kadar vardığı oldu. Bir
defasında B.Ecevit, batıyı, yardımda
gecikilirse, blok değiştirmekle tehdit
etti. Batılılar Türkiye’nin durumunu
“Türkiye bir devlet değilde bir firma
olsaydı iflas masasına yatırılması
gerekirdi” şeklinde ifade ettiler. Tam
bu günlerde gazeteler, tarım
ürünlerimizin bir Amerikan bankasına
borç karşılığı rehin edildiğini
yazdılar.
Bir parantez açıp, Türkiye’de dış
borçlanmaların, yeni bürokrasinin tarihi
ile paralelliklerini hatırlatalım. Reşit
Paşa için ilk dış borcu Sultan
Abdülmecid’e kabul ettirmek mesele
olmuştu. Neticede padişahın kabulü
sağlanmadan yüksek seviyede
bürokratlarımız İngiltere’den ilk
yardımı aldılar. Bu borçlanmalar sonraki
yıllarda artarak sürdü. Neticede,
borçların ödenememesi yüzünden, bazı
gelir kaynakları rehin edilmeye
başlandı. Bir buçuk asırlık batılılaşma
tarihimizin bazı değişmeyen gerçekleri
olduğu böylece ortaya çıkmaktadır:
Bir asırdır Türkiye’de değişmeyen tek
şey, bürokrasinin devlet idaresindeki
rolüdür. Bir asır içinde, idari, hukuki,
siyasi çok şey değişmiştir. Devletin
şekli, kanunları, adı, dini, yazısı vb.
bürokrasinin istediği yönde
değiştirildi. Değişmeyen yalnız ve
yalnız bürokrasi ve onun zihniyetidir.
Baştan beri kendine ve milletine
güvenemeyen bürokrasi yabancı tesirlerin
esiridir. Yardımsız, dış desteksiz ve
müdahalesiz yapamaz! Bütün bağımsızlık
lafları boştadır ve züğürt tesellisi
mesabesindedir.
Gazeteler rehin anlaşmasını şöyle
sunuyorlardı: “Cumhuriyet döneminde
ilk kez, gelecek üç yılın tarım
gelirleri karşılığı kredi alıyoruz.
Wells Fargo Bankası vereceği 125 milyon
dolara karşılık tarım ürünlerimizi
istediği gibi kullanacak…” Bu haber
basına sızdıktan sonra, bürokrasi
sözlüklerde kalan utancı utandıracak
şekilde “Türkiye’nin güvenilirliğini
kanıtlayan, saygınlığını artıran”
bir durum olarak kabul ettiğini ilan
ediyordu.
Şimdi Ne Olacak?
Tanzimat bürokrasisi, kaderini çizme
mevkiinde görünen makamı (padişahlık)
yıpratmaya başladı. Cumhuriyette tamamen
yok etti. Böylece bürokrasinin başka
rakibi kalmadı. Bu yüzden Cumhuriyetin
tek parti devri, bürokrasinin her
bakımdan en üst seviyede tatmin olduğu
devredir.
Bürokrasi bu mutlu günlerinin demokratik
hayatta da devam edeceğini umuyordu.
Netice hayal kırıklığı oldu. Şimdi
bürokrasinin önünde nazist ve faşist
örnekler yoktur(Bir dönemde, modalaşan
nazizmi ve faşizmi benimseyen
bürokratlarımız Hitler’i bıyıklarına
taklit ettiler). Bu rejimler 2.Dünya
Savaşıyla çökmüştür. Ama Dünyanın
belki de gelmiş geçmiş en bürokratik
idaresi olan Rus komünist idaresi
ayaktadır. Gerek siyasi gerekse iktisadi
karar mekanizması, tamamen bürokratik
bir işleyiş gösterir. Devlet
bürokratlara üstün vatandaş muamelesi
yapar. Bu ülkededir ki, en üst ücret en
alt ücretin elli katından fazladır.
Bürokrasi şimdi, kendi iktidarını
pekiştirecek modeli Çin’den
Arnavutluk’a, Yugoslavya’dan Küba’ya,
çağımızın komünist bürokratik
idarelerinden aramaktadır. Neticenin
bürokrasinin, lehine olup olmayacağını
tahmin etmek güçtür ama, Türkiye’nin
aleyhine olacağını söylemek, şimdiden
mümkündür.
3.BÖLÜM
DÜYUN-I UMUMİYE’NİN 2. YÜZYILI
Önce Tarih, Sonra Tekerrür
Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinde
artan mali sıkıntılar için çare olarak,
para değerinin-içindeki altın ve gümüş
miktarı azaltılarak-düşürülmesi
(tağşiş-I sikke) yoluna başvurulurdu.
Daha sonraları, Galata’da bulunan Rum,
Ermeni veya Yahudi bankerlerden
borçlanma yoluna gidildi. Osmanlı
Devleti’nin dış borçlanma devri 24
Ağustos 1854’te başladı. Batıcı devlet
erkanı, yeni Osmanlı bürokrasisi
batılılaşma yolunda teminat mesabesinde
de gördükleri borçlanmayı padişaha ve
geleneklik tarzı devam ettiren devlet
erkanına kabul ettirmekte güçlük
çektiler. Sultan Abdülmecid ve geleneği
sürdüren devlet erkanı, kafire
borçlanmayı bir haysiyet meselesi olarak
görüyorlardı. Bu yüzden ilk borç
anlaşması padişahın tasvibi alınmadan,
batı eğilimli yeni bürokrasi tara-fından
yapıldı. Savaşın zoru altında sonradan
padişaha da kabul ettirildi.
İlk alınan borçların bir kısmı harp
masrafları, bir kısmı da iktisadi
yatırımlar için kullanıldı. Ancak, bu
ilk borçlanmadan başlayarak çoğunlukla,
cari masraflara ve tüketime dönük
harcamalara ağırlık verildiği görüldü.
Bir müddet sonra o hale gelindi ki,
alınan paralar, cari masraflar ve eski
borçların ödenmesi için kullanılır oldu.
Batı mali kaynakları da 1854’ten sonra
üretim tarzına tesir edici yatırımlara
girmekten kaçındı. İşi tüketim
seviyesinde tutmağa itina gösterdi.
Yeni Osmanlı bürokrasisi yeri geldiğinde
israfa karşı olduğunu sık sık
tekrarlamasına rağmen, kendi hayat
tarzını da batı tüketim kalıplarına göre
düzenliyordu.
Osmanlı devleti çok ağır şartlarda
borçlanıyordu. Yüz lira
borçlanıl-dığında devletin eline çoğu
zaman otuzüç lira civarında para
geçiyordu. Bu yüzden, 1854’ten 1874’e
kadar yirmi sene içinde yapılan onbeş
borçlanmada devlet 238.773.000 altın
lira borçlandığı halde, eline ancak
127.120.000 lira geçmişti.1876’da
ödemeler tamamen durdu. Osmanlı
Devleti’nin ödeme gücünün tükenmesi
neticesinde Düyun-ı Umumiye idaresi
doğdu. (8 Aralık 1881) O zamana kadar
ödenmeyen borç toplamının 219.938.559
lira olduğu tespit edildi. Hem devletin
gücü, hem de, borçlanmaların ağır
şartlarla yapılmış olması dikkate
alınarak borçlar 12.305.045 altın liraya
indirildi. Ödemelerle ilgili işleri
yürütecek tahvil hamillerinin
vekillerinden oluşan bir “Düyun-ı
Umumiye-i Osmaniye Meclisi
İdaresi” kuruldu.
Düyun-ı Umumiye İdaresi, daha
başlangıçta, hem yabancı devletlerin,
hem de Avrupa sermayesinin mümessili
olarak kendini hissettirmeye başladı.
Meclis azaları, aynı zamanda çeşitli
yabancı şirketlerin men-faatlerin
korumak için de faaliyetten geri
kalmıyorlardı. Böylece Düyun-ı Umumiye,
mali ve siyasi mekanizmayı yabancı
ülkelerin tercihleri yönünde sevk etmek
için iyi bir vasıta haline geldi.
Osmanlı Devleti’nin Tasfiyesi Düyun-ı
Umumiye’nin Devamı
Milli mücadele sonrasında Lozan’a kadar
Düyun-ı Umumiye konusunda kayda değer
bir gelişme olmadı. Bu konu Lozan’da
gündeme geldi. Türkiye’yi “kurtarmış”
olan kadro, Osmanlı Devleti’nin her
şeyini, bütün maddi ve manevi mirasını
reddettiği halde, borçları konusunda
aynı tavrı takınamadı. Çünkü, ödenmemesi
halinde, artık itibarı kaybolacak olan
Osmanlı Devleti, onun padişahı ve diğer
müesseseleri değil, bizzat bürokrasi,
yani aydınlardı. Batı karşısında itibar
kaybeden bir bürokrasinin iç dayanağa da
sahip olmadığından, dış dayanaksız
kalması neticesinde çökmesi ya da
fonksiyonunu kaybetmesi mümkündü.
Lozan’da Düyun-ı Umumiye konusunda şu
neticelere varıldı:
-
Düyun-ı Umumiye elindeki devlet
gelirlerinin kontrolü yeni hükümetin
eline geçti.
-
Düyun-ı Umumiye Meclisi, Türkiye
dışına çıkarıldı (içeride olması
“kurtarıcıların çelişkilerini
görünür hale getirebilirdi.)
-
Osmanlı borçları, imparatorluktan
ayrılan ülkelere paylaştırıldı (bu
da Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasının tasdiki
mahiyetindeki fiili kabullerden biri
olarak anlaşılmalıdır).
-
Taksitlerin ödeme şekli tespit
edildi. Bu konudaki müzakereler
1928’de tamamlandı. 1928 anlaşmasına
göre, borç karşılığı olarak
İstanbul, Galata ve Haydarpaşa
gümrüklerinden elde edilen gümrük
resimleri ve bazı vergi faizleri
gösterildi (demek ki rehin ve
karşılık gösterme usulü
cumhuriyetten sonra da devam etti).
Borç ödenmesi nisbeten bir düzene
sokulduktan sonra, 1940’ta fonksiyonu
kalmayan Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin
vazifesine son verildi. Bu minval üzere
devam eden borç ödemelerinin son taksidi
25 Mayıs 1954’te yatırıldı (ilk
borçlanmaların 100 tam yılının dolmasına
üç ay kala). Böylece yeni bürokrasinin
borçlanma tarihinde yüz yıllık devre
sona eriyordu.
Cumhuriyet İdaresi ve “Hasta Adam”ın
Borçları
Cumhuriyet idaresinde, bütün
bozuklukların kaynağını Osmanlı
döneminde, müesseselerinde aramak bir
ideoloji haline gelmiştir. Bu cümleden
olmak üzere, Osmanlı borçlanmaları da,
bürokrasinin bu konudaki dahili yok
sayılarak izah edilmiştir. Cumhuriyet
ideolojisine göre, zalim, sefih, sefil
Osmanlı padişahları yabancılara
borçlanarak zevk ü sefalarını devam
ettirmişler, böylece keyifleri uğruna
memleketi yabancıların müdahalesine
açmışlardır. Bu netice şunu çağrıştırır:
Cumhuriyet idaresi, bütün kötülüklerden
masun olduğu gibi, borçlanmadan, bünyevi
hastalıklardan da müstağnidir.
Tarihin Tekerrürü
“Osmanlı borçları”nın son taksidinin
1954’te ödenmesi, borçlanma tarihinin
tamamen sona erdiği manasına gelmez.
Olsa olsa borçlanma tarihinin 1. asrının
sonunu belirten bir hadise olabilir.
Hatta denilebilir ki, borçlanma,
yabancılaşmış bürokrasinin idarede
müessiriyeti sürdükçe devam edecek
bünyevi bir hastalıktır. Tek parti
devrinin son yıllarında, borçların son
taksidinin 1954’te ödenmeden 8 yıl önce,
Türkiye Amerika’dan 500 milyon dolar
borç istemiştir(13.4.1946). Böylece,
Cumhuriyet devrinin tek parti döneminde
başlayan yeni bir borçlanma tarihi söz
konusudur.
Zamanla çağdaş “Hasta adamın” borcu,
Osmanlı dönemini çoktan geride
bırakmıştır. O raddeye gelmiştir ki,
Merkez Bankası, borçların tespitini
kendisi yapamadığından yabancı bir banka
ile anlaşma yapmıştır. Bu bankaya, ifa
edeceği vazife için 200.000 dolar ücret
ödenecektir.
Hasta. Üstelik de borçlu.
İki yüz yıllık batılılaşma tarihimizin
değişmeyen kaderi bu. İki yüz yıllık
batılılaşma tarihimizin değişmeyen
“kahraman”ı ise bürokrasi, “yeni”
aydınlar…Bu “kahraman”geçen yüzyılda
hangi ihanet çemberi içindeyse, bu
yüzyılda da aynı çembere mahpus. Değişen
kabuk. Değişen, efsanelerin adı:
Liberalizm, hürriyet, adalet, müsavat,
şimdi: Sosyalizm, özgürlük, barış vs.
Değişen isimler: Mustafa Reşit, Ali,
Mahmud Nedim, Mithat…ve şimdi başkaları.
4. BÖLÜM
TÜRKİYE’DE DARBELER MÜDAHALELER ve
SİYASİ SİSTEM
Türkiye’de askeri müdahalelerin görünür
gerekçeleri yanında, siyasi sistemi
dönüşüme uğratmaya yönelik düşüncelere
de dayandığı söylenebilir. Gerek 1960
müdahalesi, gerekse 1980 müdahalesi
sonrasında ortaya konulmak istenen
siyasi yapı bu fikri destekleyen
uygulamalar olarak dikkati çekmektedir.
1960 öncesinde iki partili bir sistemden
söz etmek yanlış sayılmaz. Bu durumda
iktidar partisine(Demokrat Parti) karşı
bir tutumun tabii olarak muhalefet
partisini (Cumhuriyet Halk
Partisi)güçlendirmeye yönelik sonuçlar
vermesi beklenmelidir.1960 darbesini
yapan askerlerin kahir ekseriyeti DP’ye
karşı çıkarken, kendi eğilimlerinin
tabii temsilcisi CHP’nin güçleneceğini
biliyorlardı.
1960 sonrasında kanunen DP adını taşıyan
bir parti kurmak mümkün değildi ama, bu
partinin oylarının en azından önemli bir
kısmının CHP’ne akmayacağı da tahmin
edilebiliyordu. İhtilalciler bu maksatla
Yeni Türkiye Partisi (YTP)’ni kurdular.
Ardından, emekli bir orgeneral (Ragıp
Gümüşpala) başkanlığında Adalet Partisi(AP)
kuruldu. Halk seçimlerde yönetimin sağ
partisi yerine AP’ye daha fazla
meyletti. AP, DP’nin devamcısı olarak
iktidar oldu. Ancak AP, DP’yi tasfiye
edenlerin kurduğu sistemi hiçbir zaman
tasfiye sürecine sokamadı. 1960’larda
basın ve bürokrasi mekanizması, aşırı
sol eğilimleri gürbüzleştiren bir
atmosfer oluşturmuştu. Ordunun 1970
sonrasında 12 Mart Muhtırası’yla bir
taraftan bu mekanizmayı boşa çıkartan,
öte yandan siyasi iktidarı saf dışı
bırakan tutumu üzerinde dikkatle durmak
gerekir. 1960’da siyasi iktidara karşı
açıkça tavır koyan ordu, 1970 sonrasında
başka şeylere de (aşırı sol eğilimlere)
karşı tavır koymak durumunda kaldıysa,
bunun dünya dengeleriyle alakalı olduğu
düşünmek daha isabetli olacaktır.
(ABD-SSCB dengeleri)
1980’in 12 Eylül’üne yaklaşıldığında
sosyal demokrat CHP ile liberal AP tek
başlarına iktidar olma güçlerini
yitirmişlerdi. Öte yandan sokak
savaşlarının boyutları her türlü
kitlesel ümidi eritecek ölçülere
varmıştı. Daha köktenci olana ve otorite
tesis edebilene doğru bir eğilim
kaçınılmaz olabilirdi. 12 Eylül, böyle
bir eğilimin sona erdirilmesi için de
gerekli görülmüş olabilir. Nihayet 12
Eylül anarşiyle birlikte siyaseti de
durdurarak hükmünü icra etmeye başladı. |